Üff hava çok sıcak. Uyanalı yaklaşık 4 saat oldu. Dışarı çıkmama izin verilmiyor. Annemin dediğine göre öğlen kaynağında dışarı çıkarsam beynim yanarmış. İnanmıyorum söylediğine. Abarttığı ve beni korkutmaya çalıştığı çok açık ama dışarı çıkmak için ısrar etmemin bana bir fayda sağlamayacağından da haberim var. Ev çok sıkıcı. Babamın çizgi romanlarının hepsini daha önceki yazlarda bir kaç defa okudum. Zaten okuma yazma öğrendiğimden bu yana 2 yaz geçti. Geçen yaz amatör imkanlarla yaptığım zagor baltam hala bahçede duruyor. Tükenmez kalemle defalarca yaptığım kızılmaske yüzüğü dövmemin ömrü ise en fazla yarım gün sürüyor. Eğer bir dövme sahibi olmak istiyorsanız sakızdan çıkan yapıştırmaları tercih edin. En az iki gün kolunuzda duruyor. 37 ekran televizyonumuzdaki tek kanal karıncalı Trt. Zaten bu saatte ya haberler yada gap tanıtımı oluyor. İkiside ilgimi çeken şeyler değil. Denize girebilmek için akşamüstünü beklemeye gerek olmamalı diye düşünüyorum. Zaten bütün bir yıl havaların ısınmasını bekliyoruz, havalar ısındıktan sonra da biraz serinlemesini. Dünya saçmalıklarla dolu. Bu düşüncelerimi anneme söyleyemiyorum çünkü bu tarz şeyler söylediğimde benim çok bildiğimi söylüyor. Kardeşimle oyun oynama fikrinden bi süredir uzağım. Halı üzerinde arabaları yarıştırma çağını geçtiğimi düşünüyorum. Güreşmek güzel olabilirdi ama en küçük sertlikte ağlamaya başlıyor, babam evde olsa daha iyi olabilirdi.
Odama geçiyorum ve Ajda Pekkan kasedini teybe takıyorum. “Yaz yaz yaz” şarkısını beğeniyorum. Ajda Pekkan’ı da. Ama ondan daha çok Tanyeli’ni beğeniyorum ve evlenmek istediğim kadın Aydan Şener gibi biri olmalı. Şarkı boyunca gözlerimi kapatıp koltukta uzanıyorum. Şarkı henüz bitmeden annemin adımı bağırması ile mutfağa geçiyorum. Ekmek almaya gitmemi söyleyen anneme dışarı çıkarsam öğlen kaynağında beynimin yanabileceğini hatırlatınca çok bildiğimi söylüyor ve parayı elime tutuşturuyor. Hayat çok sıkıcı ve bi o kadar sıcak.
Çoğu zaman evde yalnızken çok sıkılıyorum. Televizyonu açıyorum ama sesini kapatıyorum. Televizyonla düşeş zamanlı olarak bilgisayarı da açıyorum ama onun sesini kısmıyorum, altını kısıyorum. Facebook’ta “bunu paylaşmayan beni listesinden silsin” videolarını izleyip paylaşmıyorum, hep kendimi düşünüyorum. Kimseyi listemden silmiyorum da. “Sigara içmek damarları tıkar, kalp kırıklıklarına ve felçlere neden olur” ’a rağmen sigara içmeye ara vermeden tam gaz devam ediyorum. Sallama earl grey çay içiyorum. Öyle “kaçak çay en güzeli”, yok “en az yarım saat demlenecek” gibi geyiklere girmiyorum. Onun yerine yaza bomba gibi giriyorum. Kışları üşüyen ve saçmalayan, yazları sıcaklayan ve daha çok saçmalayan bir iklimim var. Annemin verdiği bir de kilimim var. Koridorda duruyor. Ne bulursam onu yiyorum, bulamadığım olmuyor. Şükrediyorum, şükredemediğim zaman küfrediyorum.
Çoğu zaman evde yalnızken çok sıkılıyorum. Sım-sıkı-sıkısıkısıkısıkı-lıyorum…
Eğitim hayatı denen bir şey var. Harbi hayatın içinde sürekli eğitim ile ilgilendiğiniz bir dönem. Kreş, anaokulu gibi yerlerden başlayıp taaa ordinaryus profesöryusluğa kadar uzanan ve yarı ömrünüzü feda edebileceğiniz bir süreç. İşte bu sürecin başlarında çok hırslı ve çalışkandım. Meraklıydım. Azimliydim. Gözlerimden kıvılcımlar, kulaklarımdan dumanlar çıkıyor; paçalarımdan başarıya inanmış insanlara özgü bir sıvı akıyordu. Fakat bütün bunlar çok uzun sürmedi.
Anasınıfına başladığımda tam da yukarıda tarif ettiğim türden bir adamdım. (adamdım diyorum çünkü okula kendi giden ve gelen bir insandım, o yaştaki birisinin adam sayılabilmesi için yeterli bir özellik bence). Yarı dönem gelip de karnemi aldığımda annem ve babam beni okulun bahçesinde gözyaşları içinde buldu. “Kendi Kendine Giyinme” dersi (inanılır gibi değil ama öyle bir ders vardı) B geldi diye kendimi harap ediyor, üzüntüden üzüntülere koşuyordum. Utanç içindeydim. Acaba gerçekten kendi kendime giyinemiyor muydum, yoksa hoca bana takmış mıydı? Tam hatırlamıyorum…
Düşünsenize annem ve babam aynı anda - evet ikisi birden - öğretmen olmasına rağmen ben 6 yıldır bu lanet dünyadaydım ve kendi kendime tam anlamıyla giyinemiyordum (o vakitler “öğretmen çocukları örnek olmalı” fikri beynime kazınmıştı ki sonraları ne kadar saçma birşey olduğunu anlar anlamaz kendimi sapıttım).
Kafamın içinde bir sürü soru yanıtsız bekliyordu. Komşu ve akraba takımına nasıl göğsümü gererek gösterecektim karnemi şimdi? Nasıl pazarda annemin elinden tutup oyuncak için ağlayacaktım, hak etmemiştim ki bunu. İnsanlar parmakla göstermeyecek miydi beni “bu herifi anası babası giydiriyo yaa” diye.
O şubat tatili benim için tam bir kabustu. Ne bisiklete binmek istiyordum ne de arka bahçede çatapat patlatmak. Hele ki ev gezmelerinden olur da biri karnen nasıl sorusunu yöneltir diye ayrı bir çekiniyordum. Binbir türlü düşünce, acı, ızdırap ve gözyaşı içinde geçen o tatil sonunda bitti. İkinci dönem daha çok çalıştım. Günü gününe giyindim.
Üstünden yıllar geçti. Bi dönem büyüdüğümü zannettim, daha sonraları gerçekten büyüdüğümü farkettim. Artık takmıyorum kimin beni giydirdiğini. Yeter ki bi soyunayım, giyinmesi çocuk işi…
Islandığımı farkettiğimde gitmek istediğim yere çoktan varmıştım. Diz kapaklarımın arkasından başlayarak aşağı doğru gelen ve ayak parmak uçlarıma kadar uzanan tatlı ama yinede can sıkıcı bir ıslaklık mevcuttu. Asıl olay sırtımdaki ıslaklığı farkettikten sonra gerçekleşti. O güne kadar aslında şemsiyelerin insanları yağmurdan korumak için yaratıldıklarına inanan bir insandım. Sanırım artık inançlarımı sorgulama zamanı gelmişti, sonuçta üşengeç insan beyni kendi sıkıntıya düşmeden birşeyler üzerinde düşünmek için pek zaman ayırmıyor. Daha önce şemsiyeye “şemşiye” yada “şemşaye” diye hitap eden insanları duyduğumda onlara gülmüş ve bu ismin hakkını veremediklerini düşünmüştüm. Ama şimdi görüyorum ki bu aşağılanmayı gerçekten hakeden bir aksesuarmış şemşaye.
Hiç bir zaman futbola nefretle bakmadım. Şimdi yazacaklarım da bir kızgınlık ifadesinden çok iç dökmedir. Geçen hafta iki kuponumun üst üste tek maçtan yatmasından sonra - aslında her şey futbolun endüstrileşmesi ile başlıyor ama ben lafı uzatmayayım - bu akşam tekrar bir heyecanla kupon yapayım dedim. Maçlar özenle seçildi, kupon siyah ispirtolu kalemle dolduruldu. Yatırıldı, şöyle bir “ne kadar veriyormuş lan” edasıyla göz atıldıktan sonra cüzdandaki yerini aldı (tabi ki cüzdanın en uğurlu yerine). Buraya kadar herşey güzel gidiyordu. İlk maç, ikinci maç derken mutlu sona ulaşmak için önümde sadece bir tek maç kalmıştı. Ben çaresiz bilgisayarın başında beklerken maçta dakika 87yi gösteriyordu ve takım mağluptu. Elim kolum bağlı, sigara üstüne sigara yakmaktan başka yapabileceğim bir şey olmadan umutsuzca ekrana bakıyordum. Derken maç berabere oldu, umut puanım 100 üzerinden 12 iken ani bir çıkışla 68lere kadar yükseldi. Şimdi skor 3-3! Bahis tanrıları ile arasında özel bir bağ olduğunu düşündüğüm arkadaşımı aradım hemen (totem futbolun gözbebeğidir). Artık işim tanrılara kalmıştı. Durumu özetledim ve bana yardım etmesini istedim, daha telefonu kapatmadan bilgisayardan gelen gol sesi ile deliye dönmüştüm. Maçın bitmesine dakikalar kala (sadece uzatma dakikaları) skor 4-3 benim yazdığım takım lehineydi. Telefondaki arkadaşıma sevinç çığlıkları ile durumu anlattım ve 2 dakika sonra maç bitince onu tekrar arayacağımı söyledim. Sevinçle masada duran kuponda maçların yanına “tuttu” işaretleri ( tiklemek yerine yuvarlak içinde + işaretini tercih ediyorum ) koymaya başladım. İşte ne olduysa o an oldu. Bilgisayardan gelen gol sesi yarı ömrümü aldı götürdü. Kafamı kaldırıp ekrana baktığımda skorun 4-4 olduğunu gördüm. O an bütün ümitlerim yerini aptal ve anlamsız bir sakinliğe bırakmıştı. Ne yapacağımı bilmeden sadece ekrana bakıyordum.
Ekran ile bu kesişme yaklaşık bir dakika sürdükten sonra sakince yerimden kalkıp bahis tanrıları elçisi arkadaşımı aradım. Yaptıkları için teşekkür ettiğimi ama kuponu kurtaramadığımızı üzgün, sakin ve şansına lanet eden bir ses tonuyla açıkladım. Kalpler kırık, boyunlar bükük, anaların gözü yaşlıydı artık. Çok inanmıştık ama başaramamıştık. Telefonu kapar kapamaz tekrar bir sigara yaktım. Derin bir nefes çekip maç sonuçlarını gösteren sayfayı kapattım. Artık kendim için yeni bir sayfa açmam gerekiyordu. Sonuçta üzülmek sadece yine bana ve gelecekteki kuponlarıma zarar verecekti. Şimdi yeni umutlarla hafta sonunu bekliyorum. Futbol sadece futbol değildir, aynı zamanda candır canandır.
Maç özetini merak edenler bir araya gelin ve tıklayın.